Hiç zaman geçmemiş gibi…

10.10.2016

Hiç zaman geçmemiş gibi…

Ayvalık’ta olmak, bıraktığımız tüm güzellikleri hep aynı yerinde bulacağımıza inanmak demek.
Her defasında “ya artık yoklarsa?” diye belli belirsiz bir ses yükselse de içimizden, var olmuşların yok olamayacaklarına duyulan inancın tazelenmesi demek…

Hayal kurmaktan, düşler görmekten bıkmamak, yorulmamak demek Ayvalık’ta olmak.

Kendimize evler beğenmek, o evlerde nasıl yaşanabileceğine dair bir çırpıda hikâyeler uydurmak ve garip bir şekilde “ben evimi özledim” demesi içimizden bir sesin… Nerede sürüyorsa hayat, oraya yerleşebilmeli insan. Bilmez miyiz hiç? Ama… Ayvalık hep bir başka yaşamı özlemek demek…

Başka bir yaşam mı, yoksa başka bir zaman mı?
Hani inceliklerle örülmüş, gün batımından sonra sokakları patlıcan kızartması ve anason kokusunun kapladığı, komşuya limon istemeye gönderilmiş çocukların peşlerine takılan yavru kedileri gizlice eve aldığı, radyodan dinlenen akşam haberleri eşliğinde yemeklerin yendiği, sabun kokan yataklarda uyunup erkenden güne başlandığı zamanlar…

Ağaç dallarına geceden asılmış umutların, sabaha çiçeklendiği zamanlar…
Hani, aslında umutlanmak için çok neden olmasının gerekmediği…
Hani insanların daha temiz, daha saf olduğu, çocukların sokaklarda düşe kalka büyüdüğü…

Ayvalık’ta olmak, Taş Kahve’de yüzünü denize dönüp oturmak demek.
Ayvalıklı olduysanız, artık sırtınızı dönüp otursanız da olur. Çünkü deniz zaten içinizdedir, yerleşmiştir ruhunuza. Aslında buralı olduğunuz böylece bilinir.

Ekmeğin çıtır yerini kekikli zeytinyağına banmak, çatalına zeytinin en hasını takıp tavşan kanı çaydan bir yudum almak adettendir. Kahvaltı üstüne ister sakızlı kahvenizi içerseniz, ister bir çay daha söylersiniz.

Ayvalık’ta olmak, Güler’de sakızlı kurabiye için sıraya girmiş insanları görüp gülümsemek ve sonra onların ıskaladığı tuzlu kurabiyelerden alıp çay keyfi yapmak demek, artık yuvanız bildiğiniz bir eski evin terasında…

Zaman geçer bazı yerlerde su gibi akarak.
Bazı yerlerdeyse ağır ağır akar su, geçtiği yerlerin tadını çıkararak.

İşte böyle yerlerde, burnunuza Eylül ayının kokusu gelir.
Şehirlerde alınmaz sonbaharın kokusu.
Ama zamanın ağır aktığı yerlerde, gün batımlarında çıkan rüzgâr, Eylül’ün kokusunu getirir. Biraz yasemin çiçeği, biraz yağmur, biraz deniz kokar Eylül. Ancak güneş çekilince açan akşamsefaları gibi, güneşli günlerin geride kalmaya başladığını hissederek açılır benim ruhum, Eylül akşamlarında…

Eylül’de Ayvalık’ta olmak, kış hazırlığı yapma isteğiyle dolarken eve ve mutfağa dair yeni heyecanlar duymak demek. Çantada gezen minik deftere notlar almak, yazarken bir yandan gülümsemek.

Ben oradan geçip gitmedim.
Ben orada kaldım.
Ne zaman gelir ruhum bilmiyorum ama muhtemelen Eylül’ün bitmesini bekliyordur…

 

İlgili Terimler :

YORUMLAR

İsminiz

 

E-Posta Adresiniz

Yorumunuz