| DETAYLAR HİÇ KİMSENİN SANA ONLARI GÖRMEYİ ÖĞRETEMEYECEĞİ DETAYLAR |
|
|
|
| Perşembe, 10 Mart 2011 16:10 | |||
|
"Bu yazı, bugünlerde kendinden uzak yaşayanlardan sadece bir'ine ithaf edilen ama hiç postaya verilmeyen özel bir mektuptur." Bir çatı katı, öyle ki başının göğe erdiği bir ev, küçücük. çatıda üç pencere, koyu mavi perdeli. Her sabah o pencerelerin en solundakine "Ballerina Bianca" gelip sabahın güneşli şarkısını mırıldanıyor bize. Gece boyunca, kim bilir neredeki küçücük, karanlık yuvasında bir çift kara gözündeki minicik uykusunda güneşin gri, beyaz, siyah tüylerini aydınlatmasını bekliyor.
Her sabah penceremize gelen Ballerina Bianca "Beyaz Balerin" Pencereye geldiği o erken saatte, kim bilir ne kadar çok kanat çırptı da acıktı öyle. şarkısı, sabah kahvaltısını hak etmenin tınısıyla çınlıyor kulaklarımızda; Ballerina Bianca, beyaz balerin... Ince, uzun, narin, siyah bacaklarının üzerindeki içi hava dolu üç renk tüylü bedenini oradan oraya zıplatırken, uzun kuyruğu bir aşağı, bir yukarı inip kalkıyor. Uçarken istikameti boyunca isminin baş harfini çizip duruyor. Derin mavi sularda coşkuyla ve hızla ilerleyen yunuslar gibi... Ballerina Bianca, derin mavi gökyüzünde uçan yunus balığım... Beni güzelliğiyle, küçücük bedeninin beton yığınları ve güneş arasında ahenkle dolfin çizişiyle, her gün çatı üzerinde kendisini bekleyen değişen menüsünü, küçük kara gagasıyla eşelemesiyle, her ötüşüyle gıdısındaki sakala benzeyen siyah tüylerini hoplatmasıyla, görüp görmediğinden emin olamadığım o kıpırtısız, iki parlak, siyah renkli, boncuk gözleriyle ve açtığım pencereye, çatıya minik kırıklar koyan elime yaklaşmaya bir türlü cesaret edemeyen ama beni çok sevdiğine inandığım o "pıt pıt" atan minicik yüreğiyle beni ağlatacak kadar güzel bu kuşa bu kadar yakın olabildiğime hala inanamıyorum. Bir sonraki adım, elimdeki kırıkları elime çıkıp yemesi; boş bir ümit mi bilemiyorum ama bu gelecek planlarımın en sarsılmaz olanı! II Kahve, süt, marmelatlı bir dilim turta...Tren 7:52'de. 7:15'te uyanıp 7-8 dakika yürüme mesafesi olan tren istasyonuna yetişmeyi birkaç kez denediğimi itiraf etmeliyim ama pek başarılı olduğum söylenemez.
7:15'te çalan saatin alarmıyla uyan, 5 dakika boyunca yatakta kalkmamak için diren, Sonra tam gaz giyin, Makyaj, kahvaltı, "Neler alınacak?" çantaya koy; Su, çikolata, kursla ilgili birkaç doküman, Sevdiğinin yanağına bir öpücük kondurduktan sonra "Geç kalmışlığını" çaktırmadan kapıdan keyifle cık ve Trene at gibi koş! Harap Tren Istasyonu, Crocetta-Italya
İstasyona tam vardığında, trenin elinden suzulup, bir su damlasının "slow motion" yere düşmesi gibi usulca kayıp gidisini izle. Sonra tabii otobüs durağı; otobüsü bekle. O sabah trafiğinde metroya git... Evden metroya olan otobüs yolculuğum boyunca yolda işine gitmekte olan araçların içindeki insanları izlemeyi severim. çoğu dört teker üzerindeki, pencereli o "kutu"nun içinde, önlerindeki tuhaf yuvarlağa yön verirken kendi kendisine gülüyor; deli gibi... O trafikte arabalarının içinde beklerlerken, dinledikleri o radyo programıyla sabah sabah neşeleniyorlar. Onları izlemek çok eğlenceli. Ama o hangi radyo kanalı? Bir bilsem... Aaa, ama birkaç sabah treni yakaladığım da olmuştu. İstasyonda sabahın o erken saatinde ayni yüzlerle karşılaşmak tuhaf, ilahi bir rituelin bir parçası olduğumu hissettiriyor bana. Sakince bekleyen o kalabalık, trenin istasyona varmasıyla usulca dalgalanıyor ve tren kapılarına doğru yığılıp kibarca diğerinin önüne geçip daha önce trene binmenin yollarını arıyor - ki böylece sadece birkaç boş koltuğa oturma şansını yakalayabilsinler. Günün şanslıları boş koltuklara yerleştikten sonra, diğer hepimiz tıkış tıkış ayakta 30 dakikalık sabahın olağan seyahatine başlıyoruz. O kalabalıkta, trenin içinde uyuklayan, kitap gazete okuyan, müzik dinleyen, küçük lap topunda film izleyen, seyahat boyunca non-stop konuşanların parfüm kokularına, arada kimin olduğu bilinmeyen o esrarengiz gaz kokuları karışıyor. Sessiz ve derinden yükselen bu kokuları, seyahat boyunca hızla geçtiğimiz binaların pencereleri önünde yaşanan hayatları izleyerek soluyorum. III Detaylar...Hiç kimsenin sana onları görmeyi öğretemeyeceği detaylar. Olağan olan şeylerin içinde, yüzeyde, her saniye alıp verdiğin o nefesin içinde uçuşan partiküllerin bir başkasının nefesine karıştığı o tuhaf kardeşlik duygusunun hissedildiği anlar... Kendini kıyısı boyunca yürürken bulduğun o Ege'de yüzünü imbatla ferahlatırken, artık bir şeylerin gerçekten değişmesine inanan yüreğini, o ayağının dibindeki karıncanın yüreğiyle bir tutmak... Detayların empatiyle birleşip seni tazelemesine izin vermek çok da zor değil aslında. Dünyanın ne kadar sahici olduğunu Ballerina Bianca'nın o minicik turta kırıntısını gagasıyla kavradığı an'in içinde yakalamak!
Sadece 30 dakika!!! Otuz dakika sonra varacağın durakta son bulacak olan o tren yolculuğu boyunca hızla geçtiğin evlerin, bahçelerin içinde gördüğün insanlara değen ama onların seni, bakışlarını hatta varlığını bile fark etmedikleri o eşsiz zaferinin tadını çıkarmak... Simdi bir makas al eline ve seni bu kadar bıkkınlaştıran, sıkan her ne varsa kes, at. O kestiğin, hayatına ait her parçanın altından sevdiğin renklerin çıkacağını bir bilsen... Bir bilsen aslında o hayatin yüzeysel, olağan, yalan dediğin kısmını sadece bizim yarattığımızı. Bir bilsen o güzel gözlerinin yönü değiştiğinde, yaşamının da yönünün değişeceğini... Bir bilsen, pencereme geldiğinde beni çağırmazsan, geldiğini anlayamayacağımı. Kahvaltın hep hazır içeride. Sen gelmeden, çatıya o kırıkları koyarsam rüzgarın onları uçuracağını bir bilsen... işte sırf bu yüzden, bana mırıldan...
|